Net

•Haziran 19, 2009 • Yorum Yapın

İçimden geçenleri
söylemedim ona,
parmak uçlarına bıraktım.
Ona tercümesini yaptım,
üfledim kulağına…

Zordu her şey biri için
jaluzi çekilmiş kelimeler,
karanlık dudaklar ve
keskin küskün sessizlikler altında…
Biri için değildi zor o kadar da
Zorlaştırdım, büktüm kolunu
gözleri asılı kaldı boşlukta
değişmedi gülümseyişi
ve uzattı ellerini
gene…

Biri biliyor, emin değil,
pes sesten sorular…
Biri görüyor, duyarlı
duymuyor, duymamayı yeğliyor

Fileye takıldım
yorgunca,
yeşil ve kederli bir net
bulutlar kadar uçucu aklım
gözlerim ufukta
ıslak ayaklarımın dibi.

•Ağustos 19, 2008 • 1 Yorum

küçük kola krallığım çökmek üzereydi. sağa sağa kıvrılan alevler sıcak bir gecenin müjdesini verirken ayakları tutmuyor sendeliyordu. cama doğru… kayaların kenarlarına, sivri uçlarının gökyüzünün dikenleri olduğu, bulutların iğne iğne kayalardan gıdıklandıkları zirve kenarlarına, uçurum manzaralarına, denizlerin bittiği yere, ufka… dibi kum ve çakıl, ayaklarının altı gökyüzü…

her zaman olduğu gibi… en yüksekleri sever; ama yere bakar ve başını çevirir. İleri gibi. yol açık gibi. oysa öteye gidebilir ancak, fark etmeksizin. yürüyüş bandı yürüyüşü, endüstriyel, mekanik, aşina adımlarla. durduğu an uca geldiği andır. görür ve bilir. o an dünyanın bir an duracağını ve tersten dönmeye başlayacağını düşünürsünüz. neredeyse… yürüyüş devam eder. kahve gibi bir acılıkla. yürek söken, akıl çelen.

kola krallığımın yüzölçümü küçük. kutup geceleri gibi karanlık sularında yüzmenin zevki başka hiçbir şeyde yok. ve şimdi yanıyor. krallığım. bir kez daha. yürüyüşe devam ediyor. her zamanki kalp kırıklığı.

Yaz: Deja vu

•Ağustos 19, 2008 • Yorum Yapın

Başım ağrıyor. Gürültülü sessizlik aradım, CocoRosie’de karar kıldım.
CocoRosie geçen yazı getirdi, kucağıma bıraktı. Bu kez mutfakta esmiyor sadece akşam serinliği. Ve bu cümleyi kurarken sözcük sıralaması ve sentaks gibi şeyleri düşünüyorum bir yandan. Dil çok büyüleyici. Bir de kullanmayı becerebilsek.

Bu yaz Feysbuk var. Fotoğraflarda yorumlar, kişisel notlar, laf atmalar, mini-kutlamalar, bir cümleyle geçiştirilen ifadelerle öz/deş. Rakı masaları, deniz kenarları, gözlerin üzerine düşmüş şapkalar, güneş gözlükleri, bol bol gözlük, esmer ten, diş ve saç…

Bookmark’larım klasör klasör… Bir klasör yemek pişirmeye ayrılmış. Şimdi baktım: Tam 41 siteyi bookmark’larıma almışım. Beni bekleyen 41 yemek kokulu site… İşte hayatım bunun gibi… Ben bekleyen, beklettiğim, umutla beklediğim; gidip de getirmediğim, çağırıp da aramadığım, merak ettiğim de peşinden koşmadığım, merak etmeyi bıraktığım ve kanepeye uzandığım…

Gece gözlerime girerken, duvarlardaki tuhaf arkadaşlıklar, onlara an an katılan bir müzik parçası ve mozaik taşları gibi geçmiş parçaları. Bir türlü biraraya getiremediklerim, getirip yarı yolda bıraktıklarım, ksilofon gibi, kaygan, net, çınlayan çın çın…

Çın…

…Çın…

……Çın…

Yağmur

•Ağustos 1, 2007 • 4 Yorumlar

Uzun zamandır yağmadığı gibi yağıyor yağmur İstanbul’da. Saat 02:00′ye geliyor. Nick Drake box setini dinlemeyi bitirdikten sonra, Madness box setine geçtim. Derken bastırdı yağmur enfes bir ses çıkararak. Sanki bulutlar yırtılmış gibi, gökyüzü delinmiş de ay merdivenlerden aşağı iniyor gibi olanca azametiyle…

Sokak lambasının ışığı aniden kesildi, şimşekler çaktı yerine. Islak… Günlerdir nem ve sıcağın altında kavrulan bitkiler ne hissederse onu hissettim: Temizlenme, arınma hissi… yeşil yaprakların akan sular altında eski parlak renklerine kavuşması…

Duramadım yerimde… Terliklerimi ayağıma geçirdiğim gibi açıverdim kapıyı. Havanın serinliği doldu içeri. Üfledi içeri itmek ister gibi, izin vermedim, kapıyı çekip kendimi karanlığa ve sulara bıraktım.

Sanki bulutlar yırtılmış gibi, gökyüzü delinmiş de damla peygamberler yağdırıyor yapraklara, taçyapraklara, başıma… Ürperdim serin sular ve esen rüzgarla ama giremedim de içeri, öyle güzel, öyle ıslak, öyle delici. Adım da atamadım, sular ayaklarımın üzerinden, üzerimden aktı, aktı… Kafamı kaldırıp, suların kaçtığı deliği yakalamaya çalıştım gözlerimle. Nafile,  damla peygamberler susturdular merakımı…. yağmurun sesi… sessizlik… su…

Saat neredeyse 02:00, anlatamadım da kimselere, oysa çok istedim yumurtlayıvermeyi gecenin bir yarısı yağmurunu, bende kaldı, yumru oldu içimde…

Ne diyeyim, hayattaki en mahrem anların mahremiyeti zorunluluktan, gece geç saatlerde… anlatsan olmaz.

Sus ve otur.

Not: Madness dedim, “The Sun and The Rain”i koyayım dedim; ama galiba Tom Waits koyacağım yerine: Rain Dogs’u…

Bir Sana Bir De Bana…

•Temmuz 26, 2007 • 3 Yorumlar

Şarkıyı önceden koymuştum “blog”a… Şu an gece 2:34, ya da 2:34 sabah, camlar açık ve bahçe duvarlarını saran sarmaşıklar rüzgarda birbirlerine vurup hışırdarken, artan rüzgarın etkisiyle kopan yapraklar taşlar üzerinde koşuşturuyor. Tüm bu olanların farkında değilken, bir müzik aradım, hani sevdiğim, bir anın sessizliğini anlamlı kılıp onu seslendirecek… Olmadı bir türlü. Gentle Waves‘den Azure Ray’e bir şeyler dinledim, sessizliğin içinde sesini duyuracak ama sükun sahibi bir müzik arandım durdum. Bright Eyes çaldım, o da olmadı. Derken elim Baba Zula‘ya gitti.

Bir yandan çalışıp bir yandan dinlerken hala farkında değildim. Sonra başladı.

Bir Sana Bir De Bana

Defalarca söyledim…

bulutların üstünden
bıraktım ben kendimi
sonunu düşünmeden
duygular sarınca beni
gizlice tuttum elini
yüzüne baktım usulca
gözlerin fısıldadı ah
mutluluğu yavaşça

çiçeklerin kokusu
dalgaların şarkısı
rüzgarın fısıltısı
bir sana bir de bana

bahçede hanımeli
gökyüzünde yıldızlar
yağmurun narin sesi
şimdi bir anlamı var
aşk nasıl da kırılgan
sus dedim ama olmadı
kalbimden ismin geçti ah
kimseler duymadı

çiçeklerin kokusu
dalgaların şarkısı
rüzgarın fısıltısı
bir sana bir de bana

Gözlerim kristalleşti, rüzgardanmış gibi kırpıştırdım. Nedensiz.

Şarkı defalarca bitip yeniden başladığında ve sonra tekrar bittiğinde, şarkıyı seslendiren Brenna’nın sesi zihnimin içinde devam etti söylemeye. Parçaya o arabeskimsi havayı veren ucundan aksanıyla. Öyle güzel söyledi ki, dayanamadım gene çaldım, eşlik ettim, kristaller kırılarak.

Ne hissettim, isimlendiremiyorum…

Bahçede hanımeli, gökyüzünde yıldızlar

Yaz serinledi sanki, pencereden girdi üfledi biraz, efkar bastı.

çiçeklerin kokusu
dalgaların şarkısı
rüzgarın fısıltısı
bir sana bir de bana

Ormanın ruhu: Tombik Totoro(lar)

•Temmuz 17, 2007 • Yorum Yapın

Dün buna

Komşum Totoro

gittim. Çok güzeldi… Totoroooooooooooooooooooooooooo :)

 

Neko busTotoro ve Satsumi

Mei, Vhu ve Chibi Totorolar

Mei, Satsumi ve tüm Totorolar

 

Hatta şarkısını bile indirdim, sözleri de var pek anlamasam da karaokenin kralını yapıyorum. :P

 

To to ro Totoro To to ro Totoro

Dareka ga Kossori
Komichi ni Ko no mi Uzumete
Chiisana me Haetara Himitsu no ango
Mori e no pasupooto
Sutekina bouken hajimaru

Tonari no To to ro Totoro To to ro Totoro
Mori no naka ni Mukashi kara sunderu
Tonari no To to ro Totoro To to ro Totoro
Kodomo no toki ni dake Anata ni otozureru
Fushigina deai

Ame furi Basu tei
Zubunure Obake ga itara
Anata no Amagasa Sashite agemasho
Mori e no pasupooto
Mahou no tobira Akimasu

Tonari no To to ro Totoro To to ro Totoro
Tsukiyo no ban ni Okarina fuiteru
Tonari no To to ro Totoro To to ro Totoro
Moshimo aeta nara Sutekina shiawase ga
Anata ni kuru wa

To to ro Totoro To to ro Totoro

Mori no naka ni Mukashi kara sunderu
Tonari no To to ro Totoro To to ro Totoro
Kodomo no toki ni dake Anata ni otozureru
Fushigina deai

To to ro Totoro To to ro Totoro
To to ro Totoro To to ro Totoro…

Erken Gelen Masstival

•Temmuz 16, 2007 • 2 Yorumlar

Tori AmosBu yaz festival üstüne festival var ama bu kadar kısa arayla bu kadar çok festival ve konser demek, cepleri boşaltmak gerek demek. O yüzden de illa ki bir seçim yapmak gerekiyor. Seçimlerde Masstival kaybediyor aslında, ama dostlar sağ olsun, hatta dost insan Sinem sağ olsun, güzel yeşil bir Masstival bilekliği takıyor bileğime de, Sinead O’Connor konserini kaçırsam da, Tori ve Cake’e yetişiyorum.

Geçen yaz Tori’nin bir konserle İstanbul’u taçlandıracağını duyduğumda, “işte! sonunda!” demiştim. Tindersticks geldiğinde heyecanlandığım kadar heyecanlanmış, ama maalesef sahneye orkestrasız çıktığından içim kıyılmış, bunalmıştım. Bir tek “Hello Mr. Zebra” çaldığında neşelendiğimi hatırlıyorum. Kısa süreli bir neşe… Konser sonunda çok sıkılmıştık. Bu nedenle de bu sene Tori konserine gitmeye kimseyi ikna edemezdim, çabalamadım. Gerçi Sinem olmasa benim de gideceğim yoktu ya, hadi neyse…

Parkorman bayağı kalabalıktı, Sinem’se feci sosyal. Her yer tanıdığı insanlarla doluydu. Şu dünyada yapayalnızmışım da haberim yokmuş gibi bir his kapladı beni :) . O, tanıdığı insanlara kelebek misali konarken, bira sırasına girdim. Sıra olayı feci. Radar bu açıdan kesinlikle daha başarılıymış, onu fark ettim.

Kısa bir süre sonra insanlar toplanmaya başladı. Akşam güneşi güzele gelirmiş. Bu sefer nasiplenen Cake oldu. “Çok yeni bir şey var mıydı?” derseniz, yoktu ama Cake’ti işte. Keyifli adamlar, keyiflendiren insanlar. Güzel çaldılar, komiktiler üstelik. İsmini sordukları ama isim konusunda anlaşamayıp, ismi sorulan çocuğun kendisine 5 saniyelik bir düşünme süresinin sonunda şarkıya istinaden ‘Frank’ demesi, ama önlerden birinin onu sabote ederek ‘Arkan’ olarak adlandırması, fakat çocuğun bunu duymayarak, isme tepki vermemesi ve sonunda solistin ona ‘Bubbles’ adını vermesi ve çocuğun havaya köpükler fışkırtması gayet komikti. En son yeni albümlerinden bir şarkı çalıp da, solistin sözleri hala bilmediğinden dem vurması ve hatta standart bir playlist’leri olmadığını bu nedenle de profesyonel olmaktan uzak olduklarını söylerken bile komiktiler. Solisti, evde duvara bir türlü asamadığım bir Juan Padron karakterine de benzetmedim değil. Velhasıl daha önce Venue’de, şimdi Parkorman’da Cake gene Cake’ti. Ellerine sağlık, ‘Never There’i dinletmeden de sahneden inmediler.

Bir saatlik aranın bira kuyruğunda heba edilmesinin ardından, hiç istemediğim halde kalabalığı yarar buldum kendimi. Konserlerle ilgili şöyle bir bahtsızlığım var: Neden bilmem, konserlerin manyakları beni buluyor. Abidik gubidik danslar edenler, birbirlerini itip kakanlar, gürültü yapanlar ve daha niceleri hep beni bulmuşlardır konserlerde. Bir de saçlarını suratıma suratıma savuran kabus kadınlar vardır ki, hayatım onları sinsice ve çaktırmadan tartaklamakla geçer müzik dinlemekle geçirmem gereken sayılı dakikalarda. Çaktırmadan iterim, ya da işe yaramazsa çaktırmamayı bırakıp doğrudan şarlarım. Dayak yemek gibidir konserler benim dünyamda.

Bunu bilmeme rağmen dün kalabalığın orta yerine attım kendimi ve bir mucize gerçekleşti; üzerime yapışıp kalan bir manyak olmadı, Tori aşkına! Ancak kalabalığı yarmamın sebebi fotoğraf çekme arzum olmasına rağmen, istediğim gibi çıkmadı Tori fotoğraflarda. Önce sarı perukası ve kırmızı elbisesiyle çıktı. Konser boyunca iki kez kostüm değiştirdi ama ben pek zevksiz buldum kendisini. Çok zayıf ve kaslı bir kadın. Sırtı o kadar kaslı ki, insan kötü oluyor, hoşlanmıyor ama bu imge fazla uzun kalmıyor insanın zihninde; çünkü elleri piyanosunun üzerinde kaymaya başlıyor, ağzından sözcükler dökülüyor müzikle beraber. Tori’nin büyüsü…

Dinlerken bir şeyi daha anımsıyorum: Açıkhava’daki bir önceki konserde de düşündüğüm bir şey: Bugüne dek onlarca konsere gitmişimdir ama Tori’nin sesi gibisi yok: Canlı performansı da, albümden dinlemekten farksız. Piyanosu, sesi, kendisi… Sahnede güzelleşen bir kadın.

Eskilere fazla takılmıyor ama Cornflake Girl’ü seyircinin yoğun katılımı eşliğinde söylüyor. Little Earthquakes’ten de tanıdık bir ses geliyor. Eski sesler daha mı hoş ne… Seyircinin de yeni şarkıları fazla bilmediğini fark ediyorum, sanki hiçbirimiz ‘Boys for Pele’nin ötesine geçememişiz… Ne güzel albümdü o da, sabah ‘Caught a Lite Sneeze’i söylerken buldum kendimi. İçin parçalanmadan söyleyemiyorsun bile, dolduruyor insanı, mırıltın yükselmeye başlıyor, başın dönüyor. O kadar güzel.

Bis yok, Tori grup arkadaşlarına sarılıyor ve konser bitiyor. Zihnimden bir öncekini silen bir konser, güzel bir konser.

Allah razı olsun Sinem :P

 

CakeCakeCakeCake

CakeTori AmosTori AmosTori Amos

Tori AmosTori AmosTori AmosTori Amos

Tori AmosTori AmosTori Amos Tori Amos

Geç Kalan Radar

•Temmuz 15, 2007 • Yorum Yapın

Radar LiveHaziran’ın son hafta sonu ve Temmuz’un ilk günü Solar Beach’te Radar Live vardı. Sadece Radar yoktu, herkes oradaydı. Beirut vardı, sonracığıma CocoRosie, James, Joan as Policewoman, Nouvelle Vague… vs. Ama bana sorarsanız pek de parlak geçmedi festival. Bir kere küçük sahnede ciddi bir ses düzeni sorunu vardı. Gerçi ses düzeni davası Türkiye’nin standart sorunu ama işte heyecanla koşturup, tozun dumanın içinde kir içinde kaldığınız bir festivalden daha fazlasını bekliyorsunuz galiba.

Ben Solar plajında konaklayan güruhun içinde değildim. Sadece Cumartesi ve Pazar günleri gittim, o da sabahtan değil ama konserler genelde hayal kırıklığı yarattı. Seyrettiklerim içinden en kötüsü Nouvelle Vague’dı sanıyorum. Kostümleri bile, daha önce Yeni Melek’te verdikleri konserde giydikleri ile aynıydı. Aynı şey danslar için de geçerliydi. Ruhsuz şarkı söyleme halini de buna ekleyebilirsiniz.

Beirut çok amatör kaldı ama sahnede koca bir orkestra görmek her zaman hoşuma gitmiştir. Nefeslilere zaafim var. Trombon çalmak isterdim.

Joan as Policewoman ses düzeniyle çok uğraştı, en güzel gün ışığı onundu.

CocoRosie tam bir hayal kırıklığı idi. Maalesef…

Easy Star All Stars gayet güzeldi, hatta açık havada dinlemek, Babylon’da dinlemekten kat kat keyifli idi ama maalesef bi yerde konseri terk edip Nouvelle Vague’ı görmeye yollanma hatasını yaptık. Baba Zula da kaçıverdi…

Rapture beni pek de heyecanlandırmadı doğrusu.

James ununu elemiş, eleğini asmış. Bu saatten sonra olmamış, solistin ömrü de pek uzun görünmedi bana sahnedeki onca tuhaf dansları ve enerjisine karşın. İskeleti çıkmış adamcağızın…

Juliette and the Licks’in müziğinden oldum olası hazzetmiyorum, pek kötü bir müzik bana sorarsanız ama şu çokça bahsedilen meşhur sahne şovu için gittim sahne önüne ama bence onda da bir numara yoktu. Atlıyor, zıplıyor ve böğürüyor. Bu durumda Iggy Pop’u da tercih edebilirim, hiç değilse müziği daha iyi.

Kelis de düşündüğümden çok daha iri bir tipmiş ama o da beklediğim performansı vermedi.

Radar’da bulunduğum iki gün içinde seyrettiğim en iyi konserse hiç hayal etmediğim bir şekilde Groove Armada idi. Bayıldım onlara, çok başarılıydılar bence. Maalesef fotoğraf makinamdaki yedek pillerin bitmesi de onlara rastladı. N’apalım, bir dahaki sefere daha hazırlıklı gideceğim artık.

Bu akşamsa Tori Amos’u göreceğim inşallah. Tori özellikle erken dönem albümleriyle çok önemli benim için… Ama Açıkhava konserinde orkestrası ile çıkmayarak içimizi baymayı başarmıştı. Tabii o konserden sonra etrafımdaki kimse bu konseri merak bile etmedi. Bir arkadaşım davetiye bulmasa, içim sızlayarak gözden çıkaracaktım ama işte, arkadaşlar güzel insanlar :)

Radar fotoğraflarını da buraya ekleyeyim istiyorum. Flickr milikır uğraşamam.

Joan as Policewoman

Joan as PolicewomanJoan as PolicewomanJoan as PolicewomanJoan as Policewoman

Joan as PolicewomanJoan as PolicewomanJoan as PolicewomanJoan as Policewoman

Joan as PolicewomanJoan as PolicewomanJoan as PolicewomanJoan as Policewoman

CocoRosie

CocoRosieCocoRosieCocoRosieCocoRosieCocoRosie

James

James JamesJamesJames

Juliette and the Licks

Juliette and the LicksJuliette and the LicksJuliette and the LicksJuliette and the Licks

Beirut

BeirutBeirutBeirut

Kelis

KelisKelis

Nouvelle Vague

Nouvelle VagueNouvelle Vague

The Rapture

The RaptureThe Rapture

Groove Armada

Groove Armada

13′ü Cuma

•Temmuz 13, 2007 • Yorum Yapın

Haziran bitti, işler bitirdi, Temmuz geldi, ilk yarısı geçti. Sıcak, göz altlarım altında ter oldu, gökyüzü griye döndü, ayın 13′ü Cuma oldu.

13 Temmuz Cuma Oruç Aruoba günü

Ölüm yaşantısıdır
bizi yaşatan.

Yaşamını gereğince yaşayan insan için,
zorunlu tek yaşantı, hep, hüzündür.

Bizi yaşatandır, hüzün: hüzün -
yaşamın nasıl dopdolu, ama nasıl da
bomboş – gelip geçici, bitici, sonlu -
nasıl ölümlü olduğu yaşantısı…

Rented Rooms

•Haziran 9, 2007 • Yorum Yapın

CurtainsCumartesi gecesi. Çalışıyorum. Hiç yapmak istemediğim halde. Şu an canım o kadar dışarı çıkmak ve eğlenmek istiyor ki… Bir bardan sürüklenmek, karaciğeri tüketmek istiyorum…

Bunun yerine ise evde oturmuş çalışıyorum ve Last.fm‘de bana komşu olan radyoları dinliyorum. Yani müzik zevki açısından bana yakın duranların dinlediklerinden seçmeler ki bazıları yakınımdan geçmiyor ama olsun…

Sonra tam biramı dudaklarıma götürmüşken birden geçmişten gelir gibi bir ses geliyor bilgisayardan… Tindersticks‘in Curtains albümünden Rented Rooms… Çok sevdiğim bir albümün çok sevdiğim bir şarkısı… Bu şarkıya atfedilenler, sözleri ve benim geçmişte yazdıklarım…

Böyle anlar insanı cidden vuruyor, hazırlıksız yakalıyor.

Ne söyleyebileceğimi bilmiyorum.

Bir şey daha: İnsanı yakalayan şeylerden biri de gecenin bir yarısı şarkıdan taşan seksapel. Ama bu Tindersticks ve Stuart Staples‘ın sesi… Bir güzel grup, bir güzel adam…

Ne diyebilirm ki…

Bir şey demek yerine, şarkının sözlerini ve yıllar önce bu albümün bana yazdırdığı bir metni buraya koyacağım…

Rented Rooms
There’s the same hotel, and we can go there now

We can go there now if you want to
Through the doors of that rented room
Yeah, we stumbled through
It was only hours
It seemed such a short while
We had no time to cry
Or sit and wonder why
We had so many things started to say
We had to get through
We tried the cinema
Within half an hour
We had to go find someplace else
Some more. . . you know
We tried a drinking bar
It gets so very hard
And when the cab ride gets too long
We go fuck in the bathroom

We can’t afford the time to sit and cry
Or to wonder why
We’ve got so many things started to say
We had to get through

Through the doors of that rented room
Yeah, we stumbled through
We had so many things started to say
We had to get through

We can’t afford the time to sit and cry
Or to wonder why
We’ve got so many things started to say
We had to get through

We haven’t got the time for telling lies
Or to even try
There’s only days in between
There’s just tomorrow

Through the doors of that rented room
Yeah, we stumbled through
It was only hours it seemed such a short while
In those pillows all the feathers that hold all our dreams
Whispered at the scene
Now they just seem to float on a breeze
I could have wrapped that pillow around my head
Face down on the bed
I could have drowned in those so-called dreams
We can’t afford the time to sit and cry
Or to wonder why
There’s only days in between
There’s just tomorrow


26.01.98

PICTURE OF AN ARTIST, TURESDAY NIGHT, 10 PM

I made a cigarette from the dead lights of the city rising and falling outside. Rain was whipping the streets and I was torn. Brought the candles, blue and green sparkling through the night melting into strings. Coffee left its stains when the keys moved in the keylock and tension appeared in my eyes watching the floors, watching the carpets. I could not let them break the moment of darkness with their lies. I sent them away, closed the door, still tense. Strings were hurting my wounds which I was trying to sew. A big tablecloth burnt, stained, white, lived. Life. A tablecloth.

Flames enlarged vertically and their shadows hid me on the papers under a white ceiling like a limited sky with feathers from the pillows blue.

Keylocks are rebellious in this night where I thought I was alone. This touches me; this chops my strength into some triangles and squares. I make circles around the divided pieces and pick up a piece of cake. I taste it, keep it inside my mouth and suck it. Taste spreads among my teeth and my tongue and I swallow my nausea disguised in a piece of cake.

I’m an artist. I create ceramic cups for raindrops. Every single raindrop deserves a different cup of its own in its perfection. And I write names and I create names for raindrops.

A child appears and disappears at the kitchen door. Its little feet look smaller on marble cold, I can still see the little pieces of wool left over from the socks. Red shoes, all hung on the walls.

Child hides behind the open door of the oven behind its fears and its eyes have never been this big, this brown. I want to bury my wet lips on those eyes, heal the pain of fear.

Why does future shape in kitchens? We decide there sitting with our bare feet, giving little kicks in the air, playing with our hair or fingers; tapping, stroking tables. Last thing we remember is to eat in kitchens.

Then on the dining tables, we do what we decide. Light springs out from the bulbs of the crystal lamps hanging down from limited skies and makes shadows, makes reality in pictures, instances from a dinner, Thursday night, March.

We skim the table and read it in details with our tired old stomachs and call it happiness. Reality is experienced in the stomach.

Child runs back to the windows in its unisex shape with soft curly hair. You can hear the shower waterfall coming from the bathroom and you keep silent. You keep silent cause you know it relaxes your fatigue. But on the contrary, silence is the bow of time, ready for a good shot. Silence becomes Robin.

We’re back on that night with the dead lights. City is overgrown, my cigarette smells like a nicotine spirit and tires draw unknown roads on the well-planned motorway. We’re in a car, singing and shouting with the radio; shouting and singing against the radio and happiness falls out of the windows like decayed teeth and we get older as we drive. I draw pictures on the car window; I draw my own prison and fences and sing louder.

A hand I find on my lap. I watch the fingers, they cannot make any cups and they can’t even cry. No they won’t cry. I rush and throw myself out. Like a decayed tooth and I cease the time.

Child is there bloomed like a poppy in her non-reflective looks. She sings a lullaby and a silky bee leaves its honey milk on my dried lips. I lie there moisturised and wake up to the curly hair of child. Its softness gets united with me moisturised. I bury my lips in her rain-transparent eyes and a drop of a tear follows the curves of my face.

Yes I’m an artist. I create ceramic cups for teardrops. Every single teardrop deserves a different cup of its own in its perfection. And I write names and I create names for teardrops.